tatıştığımız konulara sağlam yaklaşan bir bloğu paylaşmak isterim...
yazarodasi.blogspot.com
2 Nisan 2013 Salı
27 Mart 2013 Çarşamba
CivAnım 2
Gelen mailin ilk bölümünü geçen yazımda anlatmıştım. İlginç olan şey geceyarısı editörden gelen bu öğretici mailin not kısmıydı. İnsan her zaman yazdıklarının kabul edildiğine dair mail almak durumunda değil hatta çoğunlukla 'uza!' tarzı mailler alıyor. Bu işin bohem kısmı kabul edilmemek grotesk bir yalnızlığa yol açar bence.Kimi zaman yalnız olmamak için çırpındıkça batarız işin grotesk tarafı buradan geliyor...Grotesk olan herşeye bayılırım..
Bu arada bloğumun okuyucu sayısının yaklaşık 10 kişi olduğunu hesapladım. Yani sıkı okuyucu kitlesi... Bloğu izleyenlerin sayısı 31'de takıldı kaldı...Bu bende gerçekten bir mastürbasyon mu yapıyorum acaba kaygısına neden olmuyor değil. Aslında 32 kişiydi ama bir kaç ay önce bir izleyicimi kaybettim. Kim olduğunu bulamadım da...
İnanın fan sayımı 200'e çıkarırım, eğer sıkı çalışırsam ve sırf melankolik genç kızların şiirlerine bir iki kelimelik yorum yapsam izleyici sayımı patlatırım...Ama bu Akp'li kızların Kadıköy Moda'daki kapıları çalarak gül bırakmalarına benzer, yani yanlış yerde yanlış buluşmalar...
Bu duyguyu hiç yaşadınız mı bilmiyorum ; bir şey anlık olarak olur sonra olmaz, gerisi gelmez... Çünkü aslında orada olmanıza gerek yoktur, insanlık namına allah aşkına kendimizi zorlayarak insani ilişkiler oluşturmayalım... Ucuz girişkenliğe hiç inanasım yok. Ernest Bloch'un İzler diye İletişimden çıkmış bir kitabı vardır orada bir yerde Bloch insan şuraya buraya da tuhaf bir yolla varabilir diyor. Yani istersem bir bayanın yemek bloğuna yorum yapıp ona ulaşabilirim... O bayan da belki mutlu olur ve beni izlemeye başlar ve ertesi gün benim bloğuma girer..Ama o ne! Yok Ernest Bloch muş yok Derridaymış yok kurgusalmış yok burgusalmış bir sürü entellektüel zevzeklik, çok okumuş tosuncuk yazıları... Bayan bakar ki olacak gibi değil döner İspanyol omleti tariflerine ve sadece sağ tarafta resmi kalır, o kadar...
Aslında edebiyatla ilgili ya da yazmakla ilgili anlattıkça karşınızdakinden uzaklaşıyorsunuz gibi geliyor bana. Bu yüzden bu 10 kişi gerçekten sayı olarak çok...İnanın blog hayatın aynası. Bir zaman önce geçen yıl çıkardığım kitabın satışıyla ilgili editörümü aradım bana iadeleri alıyoruz hocam dedi. Fazla zorlamadım bu net cevap karşısında. Hesap basit bin adet basılsa üçte biri satılır. Gerçek okuyucuya ulaşmak için bu rakamın onda birini almanız gerekir. Bana göre işin aritmetiği budur... Yani Türkiye'de eğer kafanızda bir mesaj varsa onu iletmek için en az on kişiye anlatmanız gerekiyor. Unutmayın 10 kişide bir kişi...
**********
İspanyol omleti tarifi...Bir siteden kopyaladım...Ama nasıl olur da kekik ispanyol sözcüğünün geçtiği bir yerde kullanılmaz anlayamadım...Biraz üstüne ekleyiverin...
Bana gelen mail'in ikinci kısmında neler yazdığını bu sefer de anlatamadım, iyi mi!..
Bu arada bloğumun okuyucu sayısının yaklaşık 10 kişi olduğunu hesapladım. Yani sıkı okuyucu kitlesi... Bloğu izleyenlerin sayısı 31'de takıldı kaldı...Bu bende gerçekten bir mastürbasyon mu yapıyorum acaba kaygısına neden olmuyor değil. Aslında 32 kişiydi ama bir kaç ay önce bir izleyicimi kaybettim. Kim olduğunu bulamadım da...
İnanın fan sayımı 200'e çıkarırım, eğer sıkı çalışırsam ve sırf melankolik genç kızların şiirlerine bir iki kelimelik yorum yapsam izleyici sayımı patlatırım...Ama bu Akp'li kızların Kadıköy Moda'daki kapıları çalarak gül bırakmalarına benzer, yani yanlış yerde yanlış buluşmalar...
Bu duyguyu hiç yaşadınız mı bilmiyorum ; bir şey anlık olarak olur sonra olmaz, gerisi gelmez... Çünkü aslında orada olmanıza gerek yoktur, insanlık namına allah aşkına kendimizi zorlayarak insani ilişkiler oluşturmayalım... Ucuz girişkenliğe hiç inanasım yok. Ernest Bloch'un İzler diye İletişimden çıkmış bir kitabı vardır orada bir yerde Bloch insan şuraya buraya da tuhaf bir yolla varabilir diyor. Yani istersem bir bayanın yemek bloğuna yorum yapıp ona ulaşabilirim... O bayan da belki mutlu olur ve beni izlemeye başlar ve ertesi gün benim bloğuma girer..Ama o ne! Yok Ernest Bloch muş yok Derridaymış yok kurgusalmış yok burgusalmış bir sürü entellektüel zevzeklik, çok okumuş tosuncuk yazıları... Bayan bakar ki olacak gibi değil döner İspanyol omleti tariflerine ve sadece sağ tarafta resmi kalır, o kadar...
Aslında edebiyatla ilgili ya da yazmakla ilgili anlattıkça karşınızdakinden uzaklaşıyorsunuz gibi geliyor bana. Bu yüzden bu 10 kişi gerçekten sayı olarak çok...İnanın blog hayatın aynası. Bir zaman önce geçen yıl çıkardığım kitabın satışıyla ilgili editörümü aradım bana iadeleri alıyoruz hocam dedi. Fazla zorlamadım bu net cevap karşısında. Hesap basit bin adet basılsa üçte biri satılır. Gerçek okuyucuya ulaşmak için bu rakamın onda birini almanız gerekir. Bana göre işin aritmetiği budur... Yani Türkiye'de eğer kafanızda bir mesaj varsa onu iletmek için en az on kişiye anlatmanız gerekiyor. Unutmayın 10 kişide bir kişi...
**********
İspanyol omleti tarifi...Bir siteden kopyaladım...Ama nasıl olur da kekik ispanyol sözcüğünün geçtiği bir yerde kullanılmaz anlayamadım...Biraz üstüne ekleyiverin...
Bana gelen mail'in ikinci kısmında neler yazdığını bu sefer de anlatamadım, iyi mi!..
- Patateslerı yıkayıp kurulayıp soyun.
- İnce halkalar halinde doğrayın tencereye soğuk su doldurun, tuz ve patatesleri ilave edin.
- Su kaynadıktan sonra orta ateşte 5 dakika pişirin, zeytin yağını bir tavada kızdırın soğanları kavurup patatesleri ilave edin, patesler pembeleşinceye kadar orta ateste 5-6 dakika kavurmaya devam edin.
- Tuz ve karabiberi ekleyin ateşten alın, kavurma işlemini yaparken devamlı karıştırın.
- Karıştırma kabının içinde yumurtaları cırpın kavrulmuş patates ve soğanları yumurtalara katın.
- Tavanızı ateşe koyun, biraz kızdırın, patateslerı ve yumurtaları tavaya dökün.
- Omletin bu yüzünü 2-3 dakika pişirin daha sonra diğer yüzünü 2-3 dakika pişirin.
- Ateşten alın, omlet ılıdıkdan sonra dilimleyip taze yeşil soğanın sapları ile süsleyin.
18 Mart 2013 Pazartesi
CivANIM 1.
Daha önce bir öykümü yayınlamış, adı 'L' harfiyle başlayan bir edebiyat dergimiz en son gönderdiğim bir parti öyküyü reddettiğini kibarca belirtmiş. Gerçi geceyarısına doğru gelen bir maildi ve büyük ihtimalle gönderdiklerim son yarım saat içinde bahsettikleri ''yayın kurulu'' tarafından değerlendirilmişti. Sabaha karşı öykü değerlendiren dergilerimizin olması çok iyi ve onca insanın uykularından feragat ederek bu işi yürütmeleri akıllara durgunluk verici bir şey...İnsanın gerçekten aklına durgunluk geliyor...
Ama yinede edebiyat ortamına biraz girdiyseniz bilirsiniz Türkiyedeki editörlük koca bir sessizliktir. Türkiyede edebiyat ortamında editör fantoma sessiziliğinde iş görür. Konuşmaz, unutur, taşınır, sokak değiştirir hele para alacağınız varsa kutsal bir hata yapıp çeviri yaptıysanız mesela tamamen dağların ardındadır.
Editörün sessizliğini tanımlamak için koca bir kitap yazmak gerekebilir. Ama özetleyecek olursak Bu sessizlik sizi üç şeye sürükler
1. Yazdıklarım değerlendiriliyor; 'Abi adam okuyor şüphesiz, hele bir dur...'
2. Yeteneksizim, yazdıklarım da berbat ki geri bile dönmedi...
3. Editör için dosyanızın değeri öğlen ısmarladığı acılı lahmacun paketindeki kağıttan daha değerli değildir.
Bu üç seneçeneğin hangisi olursa olsun eğer dosyanızı bir yer sunduysanız tek bir geri dönüş olur...%80 diyorum ben...SeSsizLik...
PEki editör neden sessizdir?
Hemen cevap veriyorum...
Çünkü editör tek bir okuyucudur... Değerlendirmeleri de tek bir okurun değerlendirmesidir. Bir grup insana yazdıklarınızı beğendirmiyorsunuz sadece bir kişiye sunuyorsunuz onu. O da ağırdan alıyor, görmezden geliyor çünkü okumaya zorlnamış bir insan, para kaygısıyla okuyor sizin gibi okumuyor, trendleri göz önüna alıyor bu yüzden battıkça batıyor hatta size cevap vermeye utanıyor. Evet bakın utanan editörler gördüm ben ,yolunu değiştiren yapıtğının suçluluğu karşısında yaarı görüp ofisine daha uzak biryoldan gitmek zorunda kalanlar .
Çünkü aslında en doğrusunu yapıyor editör. Susuyor...
Elvis Presley bir şarkısında artık daha fazla bilmek istemiyorum diyor ya işte tam olarak durum bu. Ortada ne söylenmesi ne de duyulması gereken bir şey var... Durum ortada ve sesszilik çağımızın en büyük iletişimi olarak gene tahtına kuruluyor.
Peki şöyle dese editör kardeşim yazdıkların berbat bırak bu işi...
Vallahi billahi böylesine rastlamadım. En azından bırak bu işi diyenine. Bunu diyen editör benim için baltalı ilahtır. Dürüstlüğüyle parlar, erkekse erkek, kadınsa gerçekten kadın gibi kadındır :)
Ama editörlerimizin bir çoğunda pedagojik formasyon inceliği vardır. Bırakın garibanı kırmayın hevesini diye düşünüyor olabilirler.. Susunuuzz...
Bukowski bir dönem editörlük yapmış ve o da gelen bazı şiirleri geri çevirme tekniği olarak hiç yazara geri dönmemeyi seçtiğini söylüyor. Eğer geri dönerse gereksiz tartışmalara girildiğini öne sürüyor, bence haklılık payı var. Kndisine gelen yüzlerce geri çevirme mektuplarını da sakladığını ve asla beni niye basmıyorsunuz diye editöre yüklenmediğini söylüyor. Yani bu işin Batıdaki gidişatında da kısmen benzer şeyler yaşanıyor.
Düşünsenize bir sürü red yiyen Joyce , Ulysess'in iyi bir kitap olduğun bir editöre nasıl kanıtlayabilirdi ki? Ben bile filolojide tamamını doğru dürüst okuyamadım, ürktüm....
*******
Şimdi geliyorum benim reddedilişime, yazının asıl mevzusuna...Yani aldığım mailin ilk kısmı olağandı. Yayın kurulunun ince eleği için fazla kalın kalmıştı yazdıklarım. Cevaben dönülüyordu...
Eyvallah dostum editör sessiz kalmadın ben bir şahsiyetim, yer kaplayan bir varlığım dediğin için selamlıyorum seni...
Ama gerçek olay mail'in altına düşülen ufak bir notla başlıyor...
Onu da bir daha ki yazıda anlatacağım zira Feneryolu'ndan Davutpaşa'ya 1.15 saatlik yola editör götürmüyor beni, yatmam gerek...
Ama yinede edebiyat ortamına biraz girdiyseniz bilirsiniz Türkiyedeki editörlük koca bir sessizliktir. Türkiyede edebiyat ortamında editör fantoma sessiziliğinde iş görür. Konuşmaz, unutur, taşınır, sokak değiştirir hele para alacağınız varsa kutsal bir hata yapıp çeviri yaptıysanız mesela tamamen dağların ardındadır.
Editörün sessizliğini tanımlamak için koca bir kitap yazmak gerekebilir. Ama özetleyecek olursak Bu sessizlik sizi üç şeye sürükler
1. Yazdıklarım değerlendiriliyor; 'Abi adam okuyor şüphesiz, hele bir dur...'
2. Yeteneksizim, yazdıklarım da berbat ki geri bile dönmedi...
3. Editör için dosyanızın değeri öğlen ısmarladığı acılı lahmacun paketindeki kağıttan daha değerli değildir.
Bu üç seneçeneğin hangisi olursa olsun eğer dosyanızı bir yer sunduysanız tek bir geri dönüş olur...%80 diyorum ben...SeSsizLik...
PEki editör neden sessizdir?
Hemen cevap veriyorum...
Çünkü editör tek bir okuyucudur... Değerlendirmeleri de tek bir okurun değerlendirmesidir. Bir grup insana yazdıklarınızı beğendirmiyorsunuz sadece bir kişiye sunuyorsunuz onu. O da ağırdan alıyor, görmezden geliyor çünkü okumaya zorlnamış bir insan, para kaygısıyla okuyor sizin gibi okumuyor, trendleri göz önüna alıyor bu yüzden battıkça batıyor hatta size cevap vermeye utanıyor. Evet bakın utanan editörler gördüm ben ,yolunu değiştiren yapıtğının suçluluğu karşısında yaarı görüp ofisine daha uzak biryoldan gitmek zorunda kalanlar .
Çünkü aslında en doğrusunu yapıyor editör. Susuyor...
Elvis Presley bir şarkısında artık daha fazla bilmek istemiyorum diyor ya işte tam olarak durum bu. Ortada ne söylenmesi ne de duyulması gereken bir şey var... Durum ortada ve sesszilik çağımızın en büyük iletişimi olarak gene tahtına kuruluyor.
Peki şöyle dese editör kardeşim yazdıkların berbat bırak bu işi...
Vallahi billahi böylesine rastlamadım. En azından bırak bu işi diyenine. Bunu diyen editör benim için baltalı ilahtır. Dürüstlüğüyle parlar, erkekse erkek, kadınsa gerçekten kadın gibi kadındır :)
Ama editörlerimizin bir çoğunda pedagojik formasyon inceliği vardır. Bırakın garibanı kırmayın hevesini diye düşünüyor olabilirler.. Susunuuzz...
Bukowski bir dönem editörlük yapmış ve o da gelen bazı şiirleri geri çevirme tekniği olarak hiç yazara geri dönmemeyi seçtiğini söylüyor. Eğer geri dönerse gereksiz tartışmalara girildiğini öne sürüyor, bence haklılık payı var. Kndisine gelen yüzlerce geri çevirme mektuplarını da sakladığını ve asla beni niye basmıyorsunuz diye editöre yüklenmediğini söylüyor. Yani bu işin Batıdaki gidişatında da kısmen benzer şeyler yaşanıyor.
Düşünsenize bir sürü red yiyen Joyce , Ulysess'in iyi bir kitap olduğun bir editöre nasıl kanıtlayabilirdi ki? Ben bile filolojide tamamını doğru dürüst okuyamadım, ürktüm....
*******
Şimdi geliyorum benim reddedilişime, yazının asıl mevzusuna...Yani aldığım mailin ilk kısmı olağandı. Yayın kurulunun ince eleği için fazla kalın kalmıştı yazdıklarım. Cevaben dönülüyordu...
Eyvallah dostum editör sessiz kalmadın ben bir şahsiyetim, yer kaplayan bir varlığım dediğin için selamlıyorum seni...
Ama gerçek olay mail'in altına düşülen ufak bir notla başlıyor...
Onu da bir daha ki yazıda anlatacağım zira Feneryolu'ndan Davutpaşa'ya 1.15 saatlik yola editör götürmüyor beni, yatmam gerek...
10 Mart 2013 Pazar
Brecht, Benjamin, Böll
Alman yazınında günlük önemli bir yere sahip olmalı. Belki de
ben böyle düşünüyorum ama beni tam anlamıyla esir alan bütün günceler neredeyse
Alman yazarların elinden çıkmış. Bu işi iyi bildiklerini kesin...Diğer önemli
bir nokta da Alman toplumunun fırtınalı ideolojiler arasında var olması,
toplumsal geçişlere en sık tanık olunan dönemeçlerde hoyratça savrulması...
İlk günce Brecht’e ait..
Brecht’in acayip bir günce yazarı olduğunu fark edince peşine düştüm. Yurt dışında bir başka Brecht güncesi kitabı satın aldım.; Bertolt Brecht , Journals 1934-1955 ... Bu kitap bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Gençlik yıllarının lirik Brecht’i kaskatı bir Brecht’e yerini bırakmıştı. Araya Amerika gezileri girmiş Brecht yaşlı amcalar gibi gazetelerden kestiği kupürleri günlüklerine yapıştırmaya başlamıştı. Korkan ve biraz da feleğin çemberinden geçtikçe ufalan Brecht günlükleri- gittikçe günler daha az paragraflar ve satırlarla anlatılıyordu- beni demek ki Brecht’de yorulur düşüncesine itti. Yine de Hollywood’la ilgili izlenimleri ve hayal kırıklıkları okunmaya değer...Brecht hayatından usanmıştı ve çok haklıydı J
Ama durum bununla sınırlı değil araştırmacılar 1988 yılında bir
nüsha daha buluyorlar. Muhteşem Benjamin herhalde dönüp dönüp çocukluğunu düzeltmek
gereği duymuş.
Rolf Tiedeman bu kitaba yazdığı son sözde Almancada bu
metinlerdeki kadar yoğun, içinden ışıyan bir nesir bulabilmek için, geçen
yüzyılı geçip Kafka’ya kadar uzanmak gerekir diyor.
En can alıcı bölümlerden
birinin hemen başında Böll, meşhur İrlanda yağmuru için çok güzel bir mantık
yürütüyor;
‘’Burada yağmur mutlak,
görkemli ve ürkütücü. Bu yağmuru kötü hava diye tanımlamak, yakıcı güneşe güzel
hava demek kadar yanlış’’
26 Şubat 2013 Salı
Mavi OKtAv Defterleri
Kafka şöyle diyor;Cennetten kovulduk, ama cennet yok edilmedi. Cennet'ten kovuluş bir bakıma iyi şanstır, çünkü eğer kovulmamış olsaydık, cennetin yok edilmesi gerekecekti.
Öyle anlaşlıyor ki Tanrı cenneti insanoğlu için gözden çıkarmaya kıyamamıştır. Sürgün ediliş ve ilk günah bir bakıma geride bırakılan toprağın yok oluşunu önledi...
Kafka devam ediyor; Neredeyse İlk Günah olayı sonuçlanana kadar Cennet bahçesi'nin insanoğluyla birlikte lanetlenme olasılığı sürdü. Yalnızca insanoğlu lanetlendi, Cennet Bahçesi bunun dışında bırakıldı.
'Bigi Ağacı'nın meyvesini yediği gün, Tanrı Adem'in öleceğini söyledi. Tanrıya göre Bilgi Ağacının meyvesini yemenin kesin sonucu ölüm olmalıydı, yılana göre (en azından böyle de anlaşılabilir) bu Tanrı gibi olmak demekti. Her ikisi de benzer nedenlerle yanlıştır. İnsanlar ölmedi ama ölümlü oldu. Tanrı gibi olamadılar, ama öyle olabilmenin elzem yeteneğini elde ettiler. Her ikisi de aynı zamanda doğruydu. Ölen insanın kendisi değil, ama cennetteki insandır. Tanrının kendisi olamamış ama Tanrısallığın bilgisine ulaşmıştır.''
................
.......................
...............................
Son olarak şu soru cümlesini tüm bağlamından kopararak Paul Ricoeur'den seçeyim;
Peki bu kurucu model, en azından gücül olarak, nasıl anlatısallığa dönüştürülecektir?
Öyle anlaşlıyor ki Tanrı cenneti insanoğlu için gözden çıkarmaya kıyamamıştır. Sürgün ediliş ve ilk günah bir bakıma geride bırakılan toprağın yok oluşunu önledi...
Kafka devam ediyor; Neredeyse İlk Günah olayı sonuçlanana kadar Cennet bahçesi'nin insanoğluyla birlikte lanetlenme olasılığı sürdü. Yalnızca insanoğlu lanetlendi, Cennet Bahçesi bunun dışında bırakıldı.
'Bigi Ağacı'nın meyvesini yediği gün, Tanrı Adem'in öleceğini söyledi. Tanrıya göre Bilgi Ağacının meyvesini yemenin kesin sonucu ölüm olmalıydı, yılana göre (en azından böyle de anlaşılabilir) bu Tanrı gibi olmak demekti. Her ikisi de benzer nedenlerle yanlıştır. İnsanlar ölmedi ama ölümlü oldu. Tanrı gibi olamadılar, ama öyle olabilmenin elzem yeteneğini elde ettiler. Her ikisi de aynı zamanda doğruydu. Ölen insanın kendisi değil, ama cennetteki insandır. Tanrının kendisi olamamış ama Tanrısallığın bilgisine ulaşmıştır.''
................
.......................
...............................
Son olarak şu soru cümlesini tüm bağlamından kopararak Paul Ricoeur'den seçeyim;
Peki bu kurucu model, en azından gücül olarak, nasıl anlatısallığa dönüştürülecektir?
17 Şubat 2013 Pazar
Le Livre de POcHe
En çok kapaklarındaki resimlerin canlılığına vurulurdum...Çizimler rengarenk olurdu ve romanın ve yazarın nilekilerini ,verdiği mesajları özetleyen sahnelerle bezenirdi. bu resimleri kimlerin yaptığını ta o yıllarda Fransızlar bile kitaplarına yazmıyorlardı. Nasıl olsa bir miktar ucuz , kolay taşınabilen kitaplardı hepsi ama bütün kallavi yazarların eserlerini çıkarıyordu Gallimard. En çok da bu cep kitapları serisi yer ediyor insanın aklında. Ucuz olduklarından Türkiye'ye oldukça bol geldiler.
Arka kapaklarında hem zariflik hem de pratiklik gözetilerek bu kitapların hazırlandığı yazar.
Hepsi Texte İntegral'dir yani tam metindir.
Henri Fillipachi tarafından 1950'lerde başlatılan projeyi bir çok yayınevi takip etti. Ben en çok Gallimard'ın çıkardığı kitaplara düşkünüm.
Flammarion kitabevinin J'ai Lu serisi kapak tasarımı açısından biraz daha gençliğe yönelik şekerimsi bu açıdan beni çekmiyor.
Yine aynı şekilde Gallimard'ın ilerleyen yıllarda çıkan Folio serisi kitapları ise bazen birer sanat eserine dönüşen kitap kapaklarıyla dolu.
Bu kitaplar hala cep kitabı konseptiyle milyonlarca satılıyor...Özellikle Fransa'da , internet çağında!...
5 Şubat 2013 Salı
Dipteki başka şey...
Yazmanın insanı rahatlattığı düşüncesi bence yanlış bir tespit. Biraz olumlama içeriyor. Yazmak olsa olsa inorganik bir şey olabilir gibi geliyor. Gerginlik, içe bakış ve sonuç olarak baş ağrısı... Yazmasaydım delirirdim diyenleri ise yazardan sayabilir miyiz. Keşke delirdiğinde yazsaydın demek geliyor okuyucunun içinden, delirmeden önce değil. Yazmak yaşamaktır diyenler ise bu işi öyle bir polyannacılıkla karıştırıyor olmalılar ki , gene bence , yazmak aslında kendini öldürmek... İyi bir yazar ölmüş bile olabilir. Bir çeşit entellektüel zombilere dönen yazarlar gerçek ruhlarını çoğu zaman kağıda döküyorlar. Yaşadıkları nedir ki? Çok mu örnek insanlar Çok mu mutlular? Karlı puslu bir günde Boğaziçi Köprüsünden atlayan bir yazarın yazmak yaşamaktır diyeceğini sanmıyorum.
Suni aydınlanmacı kültür yapımız yazarı baş köşeye koyuyor yazma eylemini de ululuyor adeta. Herkesi yazmaya , olur olmaz şeyler üretmeye itiyor bu tatlısuculuk.
Oysa yazar denen kişi çoğunlukla örnek insan değil, çoğu zaman da boktan şeylerle dolduruyor sayfaları...
Yazı da rahatlatmaz...Cenderedir...
Suni aydınlanmacı kültür yapımız yazarı baş köşeye koyuyor yazma eylemini de ululuyor adeta. Herkesi yazmaya , olur olmaz şeyler üretmeye itiyor bu tatlısuculuk.
Oysa yazar denen kişi çoğunlukla örnek insan değil, çoğu zaman da boktan şeylerle dolduruyor sayfaları...
Yazı da rahatlatmaz...Cenderedir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
