5 Ekim 2013 Cumartesi

ISTAMPA


ISTAMPA

Suçtur uzun yaşamak
İntihar
Batı için geçerli.

Ne denir
Bir ıstampa ve mühür
Hala eskimedi.

____________________________________________________

Necatigil şiiri yaşam soruşturmalarının Türk şiirindeki en ilginç örneklerini  içerir.  İmgenin yaşama ait direk objelerle bütünleştiği bir evrende işte burası bize ait dersiniz--Evler, balkonlar, hasta adam, yağmur, yorgun memur, içine kapalı öğretmen, karşı komşu, tekleyen kalp--
Şiirin yapabileceklerini göstermek onun nereye kadar uzanabileceğini merak etmek bir  şairin görevi midir , öyle mi olmalıdır bilemem ama Necatigil bu amaçla da yola çıkmıştır.. Bunu başarır başarmaz sadece okuyucunun şiiri okuduktan sonra varabileceği bir sonuç. Aslında çok da açık uçlu değildir Necatigil şiirleri bence. Anlam gereksiz sapıtmalara uğramıyor.Daha çok küçük çimdikleri andırıyorlar, ama sonradan mutlaka eti morartan cinsten...
Peki okuyucuda bir Necatigil şiirinden sonra geriye ne kalır derseniz bence soru lekeleri kalır geriye. Leke diyorum çünkü bir soru imini koymak için bile tereddüt eder insan bu şiirleri okuduktan sonra. Ama ben bu sefer öyle yapmadım elimden geldiğince çıkarımlarımı kancaladım...Zira şairin sunduğu cümle evreninde sezişler ön plandadır ve daha açık seçik bir yola çıkmak isteyen okuyucu sürekli soru sormaktan kaçamaz, kurtulamaz...Şiir okuyucusu otobüste seyahat ederken sürekli soru soran çocuklara benzer.

İyi şiirin yalnızca soru edimini beynimizde bıraktığını söylemek istemiyorum ama şiir yarım yüce duygularla ilerler. Tamamlanmamışlık bizim varoşluşumuzun özüdür ya o nedenle sorulara yaslanırız.
 Karanlık yolda farları açarak ilerlemek isteriz.

O halde bir Necatigil şiirinin çatırdayan tahta koltuğuna dinmeyen meraklarımızla kurulalım....





ISTAMPA

Suçtur uzun yaşamak

( Neden suçtur acaba? Bize ait , doğuya ait bir yaşam kısalığı mı bahsedilen. Herkes ölüyor kısa kısa yaşamların ardından. Allahım olabilir , uzun yaşamak mezarların arasında, belki de)

İntihar

( Camusvari bir hesaplaşma? Uzun yaşayan birisi mi var? Şair için intihar uzun yaşamın berbatlığını koparıp alacak. Bir utançtan kendi elimizle kurtulacağız. Necatigil intihari mi? Bence kısmen öyle. Bütün şiirlerinde tekrar edip duran bir depresyon var. Ama bu Cansever gibi uzun bir hikaye içinde kaybolup giden fark edemeyeceğiniz bir depresyon değil. İki üç dizede hemen teşhis koyacağınız bir şey. )

Batı için geçerli.

( İşte ahlaki ve dini bir uyarı levhası. Şimdi kaçış yolu tamamen tıkalı. O halde Necatigil için Batı intiharla acı çekmeyi sonlandırırken biz doğudakiler için dur bakalım diyen bir sorunsal var. Tamam bunu yapmayalım. İntihar etmeyelim. Necatigil bu durumu kafasında hala dolandırıyor olmalı. Mayıs 78’de yayınlamış şiir. Çıkarın 16’yı, 62 yıl. Yaş 62...)

Ne denir

( İşte şiirin ikinci kısmında vurucu ana doğru ilerlerken rivayete, genel kanıya , töreye, ana babaya, akrabaya ve çevreye dönüş. Ne denir? Denen şey ne olsun? Kim söylesin yukardakilerden birisi. Ama bizi çevreleyen toplumda bir kişi bile konuşsa çoğunlukla konuşan binlerce kişidir. Yaşama dair, bu büyük oyunla ilgili bireysel çıkışlarımız çoğunlukla toplum genellemesidir. İnceltilmeye muhtaçtır. Başkalarının dedikleriyle milyonlarca yaşam yol aldı. Kaçmak, ölene kadar kaçmak topluca kaçmak, biziz...)

Bir ıstampa ve mühür

(İşte şiirin alet çantası! Nesnelerle bütünleşmenin, somutlaşmanın anı...Diğer taraftan bu ıstampanın ne olduğunu çözmek gerekli. Mühür için ne diyebiliriz? Belki o daha açık. Bir ölüm kaydı için gerekli mevzuat? Olabilir. Biraz basit kaçmakla birlikte ikili anlamı hala zorlamakta. Mühür acaba dinin tüm sınırları mı? İntihar çıkmazında kapıyı kapatan mühür bu mu? Istampayla mühür çoğalıyor etrafa dağılıyor... Hala Doğu Batı karşıtlığının bir takım izleri var bu baskınlıkta. Diğer taraf ölümün de bile daha mı özgür denmek isteniyor?

Hala eskimedi.

( Serzeniş? Öyle olmalı çünkü ‘hala’ var. Eskimeyen ne? İnançlarla ilgili sistem mi? Bağnazlık mı? Kör topal Modernlik mi? Yoksa küçük burjuva sıkıntılarının sisleri içinde yaşayan Türk kentlisinin çıkmazı mı? Bıkkınlık veren toplumun katmanlarının, değer yargıları açısından karınca kararınca ilerlemesi mi? Mühürün ıstampayla oluşturduğu mekanizmanın hiç sorgulanmaması mı? Necatigil kalın ve hiç kopmayan bir göbek bağından bahsediyor ama bu bağ nereye bağlı?)


****
Yukardaki şiir okumasının yarısından fazlası sorularla dolu. Çünkü benim sınıfıma ait bir şiir bu...

Bu sınıf küçük burjuvadır...

Roland Barthes’ın deyimiyle küçük burjuva, bu yüklem, hangi özneye  olursa olsun gelip yapışabilir...Bir ömürle bedeli ödenir.
Ve kimse bu felaketten uzak değildir...

17 Eylül 2013 Salı

REnçper


Evet o halde onu kanatsız bir Pegasus haline getirmek zorundayız.. İç uzaklıkları
kolaylaştırmak için oluşturulan yol tabelalarıdır yazı. 

Çok haklısınız artık yazmanın
şartları eğer okuyucuya kutsal anlar yaratmayı hedefliyorsa yazar adeta takla atmak
zorundadır. 
İlham tanrısının anlamsız güller yarattığı bir bahçenin rençperi olmak kolay mı? Olanaklar azaldıkça güzelliğin yolu anlamsızlıkta çatallanıyor.

Peki hiç yazmasak? 

4 Eylül 2013 Çarşamba

Mig


Bazen migrene yakalandığımda donuyorum.
İş yapmamak için iyi bahane!... Oradan buradan düşünceler benliğimden akıp gidiyor ve migren bir tünel gibi... Ağrılı bir tünel, her şeyi kendi dar alanından geçiriyor. Kalın bir duvar düşünün nabzı olan bir duvar ve dokunulduğunda titriyor ince ince, kıpır kıpır çakıyor elektrik ... Migren anlarında, diyelim ki yazmak için bir şeyler düşündüğümde bu kelimeleri kafamdan çıkararak kağıdın üzerine düşürecek bir şeyler olsa diyorum kendi kendime. Ama öyle bir şey yok... Hareket etmeden hiç bir şey yapmanın mümkünatı yok. Bu doğanın birinci kuralı. Belki uyku biraz istisna ama onun içinde gözleri kapamak gerekli. Hava 35 derece ve üstüne üstlük tozu dumana katarak gelen migren, o kara tren, durağıma uğramış bir kere.
Şerefsiz salıyor dumanını ve burada konaklıyoruz beyim diyor,4 bilemediniz 5 saat...

Yazmak demişken biraz reklam olacak ama adı S ile başlayan bir tablet markasının S-Pen diye bir aparatı var. Şimdi nereden çıktı bu diyeceksiniz ,ama işte böyle tembellik ve donukluk anlarında alıyorsunuz tableti kalemi yazıyorsunuz ekrana ve anında Word dosyası olarak el yazınızı aktarıyor. İnanın, bir maymun bile matbu dosya yaratabilir bununla. Eliniz klavyeye gitmeden kargacık burgacık yazınız hemen tanınıveriyor. Ben bu tableti almadım, ama yaklaşık 20 küsur yıldır klavye kullanan ve hızlı da yazabilen bir kişi olarak kalem kullandığımda bambaşka şeyler yazabildiğimi de biliyorum.
Teknoloji bu sorunu çözüvermiş. Helal! işte bu duygu beni baştan çıkarabilir.

Ama durun bir dakika, diyelim ki aldık bu tableti (İndirimli hali 840 lira) yazdık da istediğimiz gibi gerine gerine . Elimizde anında Word dosyası da var ....
Peki yazdığım kağıt nerede? Kağıdı geçtim, defterlere yazmakta acayip zevk verir bana... Kendi el yapımı defterlerim var benim J
İşte o yok. Yazı var , kendimce artistik yazım orada duruyor. Tabletin ekranında parlıyor. Ama yazıya hayat veren şey kağıdın varlığı....
Bir arkadaşım bu da sorun mu el yazının çıktısını alırsın dedi. Evet doğru el yazımı print edebilirim şüphesiz...
İyi çözüm! (Biraz hastalıklı bir durum, kabul.)

Ama durun olmaz! Zira mürekkep nerede? Ben yazdığımda genelde dolma kalem kullanıyorum. Bazen yazımın üzerine bu sıcakta terim damlıyor ve mürekkep dağılıyor güzelce J...
Oysa ne yazarsanız yazın isterseniz Tolstoy yazsın klavyenizde, en nihayetinde aldığınız basit bir lazer izi çıktıdır , kağıdı yakmıştır, ırzına geçmiştir...basit bir kağıt yığınıdır, ne bir kitaptır ne de güzelim bir daktilo sayfası...Printerlar adeta yazdıklarımızdan plastik çiçekler üretiyor. Bence olay budur!

İnanın bu hayatta migren haricinde her  şey sahte...
Her şey allanıp pullanmış, kandırıkçılık almış başını gitmiş. Adeta çeldiricilerle dolu bir sınavdan geçiyoruz. 
Şekspirin dediği gibi cehennemdeki zebanileri salmışlar hepsi dünyaya gelmiş ve teknoloji işine el atmış...

Şimdi benim bu migren treni istasyona gelmiş ve makinist  4-5 saat burdayım demişti ya...
Ben de gel yeğenim diyorum, gel hele iki laf edek...
Oy Oy kavlıyor ensemden başlayarak tepemi hakiki, birinci sınıf bir sızı.
Ama hakiki, orijinal...
Sol lobumdan askere uğurlama konvoyları geçiyor...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

MiNöR Edebiyat


Deleuze’ün Kafka’nın yazın içerisindeki pozisyonunu açıklamak için kullandığı bir terim Minör Edebiyat... Bazı temeller üzerinde  yükselen bir kavram. Peki bunlar neler?
İlk olarak Örneğin Varşova ve Prag çevresinde belli bir etnik yapıda gelişmesi gerekiyor. Kafka’nın ait olduğu Yahudi çevre böyle bir ortam...İkinci olarak Minör Edebiyat minör bir dilden oluşmuyor, daima büyük bir dilin parçası olmak zorunda . Deleuze buna kağıt üzerindeki dil diyor. Biraz açacak olursak Kafka’nın durumunda bu Almanca yazan bir Çek Yahudisi olarak karşımıza çıkıyor. Başka pozisyonlar için de bunu geliştirebiliriz; Rusça yazan Özbek yazar ya da İngilizce yazan Hintli yazar gibi...
Minör Edebiyatın bir özelliği de daima politik konuların ön planda olması. Majör edebiyatlarda yazarlar, aile , karşı cins, toplum içindeki birey üzerine yoğunlaşırken Minör Edebiyatlarda durum biraz daha farklı ,yine aile toplum birey üçgeninden ilerlese de mutlaka politikayla , siyasi durumun kırılganlığıyla buluşmak zorunda. Majör edebiyatlar anlatım olarak daha derine dalarken Minör edebiyat bir çeşit örümcek ağı içerisinde belli mesafelerde debelenip durmaktan kurtulamıyor.

Minör Edebiyatın göze çarpan bir özelliği de daima kollektif değerlerle hareket ediyor olması. Etnik ortam kolay kolay kırılamayacak bir çerçeve çizmekten vazgeçmez. Açıkçası herhangi bir cemaat  içerisinde farklılığını ustalık derecesinde konuşturacak bir yazarın çıkması oldukça güçtür...Zira, kollektif değerler adeta balmumu gibi yazarın bütün yeteneklerini ve ayrıksılığını örtüyor. Sonuç olarak yazarın söylediği ya ortak bir olumlama bulmalı ya da siyasi doğrulukla noktalanmalı... Oysa Kafka edebiyatın cemaat üstü bir etkileşim aracı olduğunu bildiği kadar büyük edebiyatların hatta büyük ustaların anlatımında bile bazı sorunlar olduğunun farkındaydı. Yazar-kahraman, anlatıcı-karakter, düşleyen- düşlenilen şeklinde karşımıza çıkan bütün geleneksel edebiyat oluşturma yöntemleri üzerine düşünmek zorunda kaldı. Kendi utangaçlığı ve çevresinin baskıları onu ketlese de ...Yine de Kafka’nın Minör Edebiyatın kollektif zihnini tamamen reddettiğini söyleyemeyiz. Genelleştirmeleri ve bir çok sembolik anlatımında birey bir çeşit Kafkaesk siyasetle buluşur.
Ama kanımca iyi bir edebiyat ister minör ortamda yaratılmış olsun isterse marjinal çizgiden çıkmış olsun evrensel öze dokunduğu ölçüde okuyucusunda kalıcı etki bırakıyor. Bazen yazarlar bunu başardıklarını bile farkında olmuyorlar. Edebiyatın kime ne sunacağı belli olmayan bir gizem olması onun en çekici yönü... Yoksa Kafka arkadaşı Max Brod’dan yazdıklarını yakmasını istemezdi.