14 Haziran 2013 Cuma

30 Mayıs 2013 Perşembe

FAiK...

Morötesi Requiem Ece Ayhan dünyasının ne kadar parçalı ve beyin kanamalı olduğunu gösteren eşsiz bir örnek... Bu fragmantal anlatı (pinçik pinçik) Türk yazınında fazla rastlanılır türden değildir. Her zaman eli yüzü düzgün kompozisyonlar yazmaya alıştırıldığımız ilkokuldan beri anlatı lineer ve aşamalı olmak zorundadır, allahtan İkinci Yeni  akımı bu durumu şiirde biraz olsun sarstı da biz artık 2+2'nin 4.5 etme olasılığını da görmüş olduk... Hatta gerçek hayatta hep 3.5 - 4.5 hattında gidip geldiğini... Bir kaç kişi çıkıp gramerimize ama en önemlisi Türk düşünce gramerine ışığın dümdüz değilde uzayda yamularak gittiğini gösterdi... Ece Ayhan hiç değişmeksizin bu öğretiye sadık kaldı bence, diğerleri biraz daha çeki düzen verdiler dizelerine ve yaşam tarzlarına. Belki de kıyısından girdikleri denizden tamamen çıktılar da E.Ayhan delicesine intihar noktasında açılıp gitti.
Morötesi Requiem çok sayfa bir metin değil ama nedense bende tekrar tekrar okuma isteği uyandırıyor . Nedenini çok sonra buldum; anlatı kırıntıları onlarca mesajla ilerler ve sinapslara çatallanan imgeler gönderir, yaşamın an'larında eğer onları bildik bütünlükten koparırsak çok fazla biricik kök doğar. Mikro köklerle ilerleyen bir anlatım kafamızın şimdilik basacağı bir şey değil. Deleuze ve Derrida bunun ancak maketini düşünebilmişlerdi. Bizim coğrafyamızda da çoğunlukla bilinç akımıyla karıştırılıyor.

Şimdi bir örnek kısım alacağım bu metinden, çok ilginç ve
insanın karnına güm diye inen cinsten...

******
'' Günlerden bir gece (herhalde 1942-43 Alman Harbi yıllarıdır, Türkiye savaşa girmemişti ama ışıldaklı, uydurma sığınaklı, etüv makineli. Mili Koruma Kanun'lu sıkıyönetimli, Yahudi dolu STRUMA gemisi'li, karaborsalı, karneli geceler) iyice sarışın patlak gözlü ve mor dudaklı Sait Faik ile sarışınla karaşın sınırında genç Cihat Burak'ı, onun mimar çıkması şerefine, Büyük Ziba'ya adeta sürüklenmiştir.
.... Cihat Burak, Güzel sanatlar Akademisi'nin Yüksek Mimarlık Bölümünü yeni bitirmiştir ve Ziba'ya ilk olarak inmektedir açıkçası. Hava da güzeldir: yaz. Küçük Ziba'da kapıların önünde , tel ızgaralarda ve ellerinde kısa mangal maşalarıyla uskumru kızartıyorlardır. Sait Faik, çakırkeyif oluşundan dolayı biraz öfkelidir. Düz ayak tek katlı bir evin tahta kapısını, ella çalmaz da ayaklarıyla tekmeler.
  Gün! Güm! Şiddet.
 
''Hayt! Seni gidi seni!''

Bir zaman sonra , doğrudan doğruya evin tek odasına açılan kapı aralanır ve aralıktan başına mor bir yazma bağlamış ve renginin sarardığı esmer renginden pek belli olmayan bir kadın belirir
Ve; ''hastayım'' der.  ''Şoparlarla döşekte yatıyorum. Ayıptır söylemesi, aybaşı olmuşum. Yok. A-annh. Şimdi olmaz!'' der.
Böyle bir cevaptan Sait Faik'in kaşları iyice çatılmıştır. Kadın numara yapıyor sanıyordur.

'' Höst! Hadi!''

Kadın, bürümcüğünün eteklerine yapışmış bir küçük kız çocuğuyladır.

''Valla abi, iki gözüm önüme aksın, hakikat konuşuyorum.''

Sait Faik'in başını iki yana sallamasından yine de inanmadığnı anlayınca , apış arasından kanlı bir bez çıkararak gösterir:

''Nah.''

******

30 Nisan 2013 Salı

Arka Kapak

Roland Barthes 'Yas Günlüğü'nde yalnız kalmanın kendisi için yaşamsal bir şey olduğunu söylüyor. Sessizliğin ve var oluşla baş başa kalmanın yazmaya giden yolda temel bir ortam oluşturduğunu az çok hepimiz biliriz. Barthes bu yalnızlığı sadece bir şey üretmekle bağdaştırmıyor, annesinini ölümünden sonra entellektüel ortamın dışında da yalnız kalmanın getirdiği acıdan ve bununla yüzleşmek zorunda olduğundan bahsediyor. Yas süreci boyunca ıssızlığa çekilmek ve buna duyulan derin ihtiyaç...Bir anlamda annesinin hayatından çıkmış olması kendi varlığının hiçliğini ve artık işe yaramazlığını  belirginleştirmiştir. Yazara göre bu şoku atlatmak için daha çok çalışmak bir şeylerle uğraşarak yas düşüncesini dağıtmak daha beter hiçlik hissetmeye ve ardından depresyona neden olur. Barthes'ın hayatında anne imgesinin bu kadar güçlü yer etmesi onun eşcinselliğini de anlaşılır kılıyor. Freud'un yaptığı bir tespit hemen elimizin altında; anneyle aşırı derecede bütünleşmek ve onu rol model olarak almak bir erkek için eşcinselliğin kapısının aralayabilir.
Bütün bu irdelemeleri bir kenara bırakırsak Yas Günlüğü sıradışı bir kitap ve Barthes'ın kimliğinde  bağlanmanın ve sevgi nesnesinin kaybı karşısından en güçlü beyinlerin bile ne hale gelebildiğini göstermesi bakımından ilginç. 
********

Bu yazım iyi bir arka kapak yazısı olurdu!...Hani böyle heyecanla okumayı düşündüğünüz kitabın arkasında herşeyin özetlendiği,
süngünüzü düşüren yazılar vardır ya, işte onlardan birisi...

16 Nisan 2013 Salı

Dil Fenomenleri

Kullanım açısından bazı kelimelerin ön plana çıktığı ve adeta parladıkları oluyor.Bu durumun en son örneği 'aynen' ifadesi. Neredeyse averaj eğitimli herkesin dilinde ve öyle yoğun bir şekilde kullanılıyor ki 'aynen' şu an orta sınıf burjuva Türkçesinin parlayan yıldızı. Bu sınıfsal ayrımı yapmak zorundayım zira eğitim seviyesi düştükçe bu kelimenin kullanılma frekansı da azalıyor.
'Aynen' çeviri bir kelime midir yoksa nedir bilemiyorum....Belkide İngilizcedeki definetly ya da certainly kelimelerinin doğrudan dilimize kazandırılmış karşılıkları olabilir...Ama emin değilim.
Genelde iki kişilik konuşmalarda tam bir uzlaşma ifadesi olarak kullanılmakta ve karşı tarafı onaylamanın bir yöntemi olarak oldukça beğenilmekte. 'Aynen' diyerek daha bir soğukkanlı ve bilgiç olabiliyoruz. Mümkünse gün içersinde 10-15 kere kullanırsak iyi olur..
Olur olmadık yerde kullanmanızda bir sorun yok zaten 'aynen' ifadesi bir joker gibi neredeyse her ifadeyi karşılayacak ahmaklığa sahip. Lütfen hemen dağarcığımıza ekleyelim...
Bir iki örnek cümle vereyim ki bu kelimeyi kullanırken kendinizi ne kadar rahat hissedeceğinizi görebilesiniz;

-Hayatım, dolaptaki süt kokmuş
-Aynen!
(Burada cevap tam bir bönlük örneği sergilemekle birlikte sütün koktuğunu söyleyen kişi artık ilerleyemez bir iki saniye dona kalır. Son derece iletişimsel gördüğünüz gibi...)

-Yuh! kadını gördün mü iki kedi için sokağın ortasına koca bir tencere domatesli makarna döktü. Sokak kıpkırmızı. Vala kadın madın dinlemeyeceksin girişeceksin!
-Aynen!
(Bu örnekte şiddet ve özelde cinsiyet ayrımı göstermeyeni onanmakta. Ama ifade öyle keskin ve tek kelimelik ki adeta tokmak gibi. Heil Hitler gibi bir şey...)

-Amerika'da doktora yaparken son sene parasal açıdan bayağı sıkıntı çekiliyor,
-Aynen!
(Nereden biliyorsun? Laf bitti mi? Böyle spesifik bir cümleye nasıl 'aynen' diyerek atlayabiliyorsun? Ama gene karşı taraf hiç bir şey yapamaz. Çok güçlü bir onay olarak aptallık ya da öylesine cevap verme devreye girmiştir.)
---------------------------------------------------------------

Diğer bir dil yarası da 'sıkıntı yok' ifadesidir.
Genelde teknik elemanların , pazarlamacıların, sigortacıların ve genel olarakta iş hayatının her kademesinin kullandığı bir sis bombasıdır.
Herhalde sorun yok demek istemektedirler. Am nedense sıkıntıdan çok korkan bu insanlar sıkıntı ile sorunu eş görmekteler. Oysa sanki sıkıntı sorunun sonucunda ortaya çıkan birşey. Yani bir mantıksal sıralama hatası olabilir kullanımda...
Sıkıntı yok ya da sıkınta var ifadesi öyle teknik bezdirme şeklinde karışınıza çıkar ki yav kardeşim galiba bu ifadende beni bunalıma iten bir şey var demek gelir içinizden.
Sorun var desene ya da problem kelimesini kullan.
Eğer hafif profesyonel havalarda bütün kontrol bende izlenimi yaratmak istiyorsanız buyurun kullanın...
Sizin olsun...
Bir örnek veriyorum hemen...

-Operasyon masraflarınız 7.250 lira tutmuş beyefendi.
-..?..
-Ama sıkıntı yok sigortanız karşılayacak sadece ısıtıcı makinesi için 350 liralık bir masraf var.
(Gördüğünüz gibi bu zevzek laf ile işe girilmiş karşı taraf rahatlatılmış ve ardından ful sigorta olması gereken yerde 350 liralık faturadan bahsedilmiştir.)


2 Nisan 2013 Salı

!

tatıştığımız konulara sağlam yaklaşan bir bloğu paylaşmak isterim...

yazarodasi.blogspot.com

27 Mart 2013 Çarşamba

CivAnım 2

Gelen mailin ilk bölümünü geçen yazımda anlatmıştım. İlginç olan şey geceyarısı editörden gelen bu öğretici mailin not kısmıydı. İnsan her zaman yazdıklarının kabul edildiğine dair mail almak durumunda değil hatta çoğunlukla 'uza!' tarzı mailler alıyor. Bu işin bohem kısmı kabul edilmemek grotesk bir yalnızlığa yol açar bence.Kimi zaman yalnız olmamak için çırpındıkça batarız işin grotesk tarafı buradan geliyor...Grotesk olan herşeye bayılırım..
Bu arada bloğumun okuyucu sayısının yaklaşık 10 kişi olduğunu hesapladım. Yani sıkı okuyucu kitlesi... Bloğu izleyenlerin sayısı 31'de takıldı kaldı...Bu bende gerçekten bir mastürbasyon mu yapıyorum acaba kaygısına neden olmuyor değil. Aslında 32 kişiydi ama bir kaç ay önce bir izleyicimi kaybettim. Kim olduğunu bulamadım da...
İnanın fan sayımı 200'e çıkarırım, eğer sıkı çalışırsam ve sırf melankolik genç kızların şiirlerine bir iki kelimelik yorum yapsam izleyici sayımı patlatırım...Ama bu Akp'li kızların Kadıköy Moda'daki kapıları çalarak gül bırakmalarına benzer, yani yanlış yerde yanlış buluşmalar...
Bu duyguyu hiç yaşadınız mı bilmiyorum ; bir şey anlık olarak olur sonra olmaz, gerisi gelmez... Çünkü aslında orada olmanıza gerek yoktur, insanlık namına allah aşkına kendimizi zorlayarak insani ilişkiler oluşturmayalım... Ucuz girişkenliğe hiç inanasım yok. Ernest Bloch'un İzler diye İletişimden çıkmış bir kitabı vardır orada bir yerde Bloch insan şuraya buraya da tuhaf bir yolla varabilir diyor. Yani istersem bir bayanın yemek bloğuna yorum yapıp ona ulaşabilirim... O bayan da belki mutlu olur ve beni izlemeye başlar ve ertesi gün benim bloğuma girer..Ama o ne! Yok Ernest Bloch muş yok Derridaymış yok kurgusalmış yok burgusalmış bir sürü entellektüel zevzeklik, çok okumuş tosuncuk yazıları... Bayan bakar ki olacak gibi değil döner İspanyol omleti tariflerine ve sadece sağ tarafta resmi kalır, o kadar...

Aslında edebiyatla ilgili ya da yazmakla ilgili anlattıkça karşınızdakinden  uzaklaşıyorsunuz gibi geliyor bana. Bu yüzden bu 10 kişi gerçekten sayı olarak çok...İnanın blog hayatın aynası. Bir zaman önce geçen yıl çıkardığım kitabın satışıyla ilgili editörümü aradım bana iadeleri alıyoruz hocam dedi. Fazla zorlamadım bu net cevap karşısında. Hesap basit bin adet basılsa üçte biri satılır. Gerçek okuyucuya ulaşmak için bu rakamın onda birini almanız gerekir. Bana göre işin aritmetiği budur... Yani Türkiye'de eğer kafanızda bir mesaj varsa onu iletmek için en az on kişiye anlatmanız gerekiyor. Unutmayın 10 kişide bir kişi...


**********

İspanyol omleti tarifi...Bir siteden kopyaladım...Ama nasıl olur da kekik ispanyol sözcüğünün geçtiği bir yerde kullanılmaz anlayamadım...Biraz üstüne ekleyiverin...

Bana gelen mail'in ikinci kısmında neler yazdığını bu sefer de anlatamadım, iyi mi!..


  • Patateslerı yıkayıp kurulayıp soyun.
  • İnce halkalar halinde doğrayın tencereye soğuk su doldurun, tuz ve patatesleri ilave edin.
  • Su kaynadıktan sonra orta ateşte 5 dakika pişirin, zeytin yağını bir tavada kızdırın soğanları kavurup patatesleri ilave edin, patesler pembeleşinceye kadar orta ateste 5-6 dakika kavurmaya devam edin.
  • Tuz ve karabiberi ekleyin ateşten alın, kavurma işlemini yaparken devamlı karıştırın.
  • Karıştırma kabının içinde yumurtaları cırpın kavrulmuş patates ve soğanları yumurtalara katın.
  • Tavanızı ateşe koyun, biraz kızdırın, patateslerı ve yumurtaları tavaya dökün.
  • Omletin bu yüzünü 2-3 dakika pişirin daha sonra diğer yüzünü 2-3 dakika pişirin.
  • Ateşten alın, omlet ılıdıkdan sonra dilimleyip taze yeşil soğanın sapları ile süsleyin.




18 Mart 2013 Pazartesi

CivANIM 1.

Daha önce bir öykümü yayınlamış, adı 'L' harfiyle başlayan bir edebiyat dergimiz en son gönderdiğim bir parti öyküyü reddettiğini kibarca belirtmiş. Gerçi geceyarısına doğru gelen bir maildi ve büyük ihtimalle gönderdiklerim son yarım saat içinde bahsettikleri ''yayın kurulu'' tarafından değerlendirilmişti. Sabaha karşı öykü değerlendiren dergilerimizin olması çok iyi ve onca insanın uykularından feragat ederek bu işi yürütmeleri akıllara durgunluk verici bir şey...İnsanın gerçekten aklına durgunluk geliyor...
Ama yinede edebiyat ortamına biraz girdiyseniz bilirsiniz Türkiyedeki editörlük koca bir sessizliktir. Türkiyede edebiyat ortamında editör fantoma sessiziliğinde iş görür. Konuşmaz, unutur, taşınır, sokak değiştirir hele para alacağınız varsa kutsal bir hata yapıp çeviri yaptıysanız mesela tamamen dağların ardındadır.
Editörün sessizliğini tanımlamak için koca bir kitap yazmak gerekebilir. Ama özetleyecek olursak Bu sessizlik sizi üç şeye sürükler
1. Yazdıklarım değerlendiriliyor; 'Abi adam okuyor şüphesiz, hele bir dur...'
2. Yeteneksizim, yazdıklarım da berbat ki geri bile dönmedi...
3. Editör için dosyanızın değeri öğlen ısmarladığı acılı lahmacun paketindeki kağıttan daha değerli değildir.
Bu üç seneçeneğin hangisi olursa olsun eğer dosyanızı bir yer sunduysanız tek bir geri dönüş olur...%80 diyorum ben...SeSsizLik...
PEki editör neden sessizdir? 
Hemen cevap veriyorum...
Çünkü editör tek bir okuyucudur... Değerlendirmeleri de tek bir okurun değerlendirmesidir. Bir grup insana yazdıklarınızı beğendirmiyorsunuz sadece bir kişiye sunuyorsunuz onu. O da ağırdan alıyor, görmezden geliyor çünkü okumaya zorlnamış bir insan, para kaygısıyla okuyor sizin gibi okumuyor, trendleri göz önüna alıyor bu yüzden battıkça batıyor hatta size cevap vermeye utanıyor. Evet bakın utanan editörler gördüm ben ,yolunu değiştiren yapıtğının suçluluğu karşısında yaarı görüp ofisine daha uzak biryoldan gitmek zorunda kalanlar . 

Çünkü aslında en doğrusunu yapıyor editör. Susuyor...
Elvis Presley bir şarkısında  artık daha fazla bilmek istemiyorum diyor ya işte tam olarak durum bu. Ortada ne söylenmesi ne de duyulması gereken bir şey var... Durum ortada ve sesszilik çağımızın en büyük iletişimi olarak gene tahtına kuruluyor.
Peki şöyle dese editör kardeşim yazdıkların berbat bırak bu işi...
Vallahi billahi böylesine rastlamadım. En azından bırak bu işi diyenine. Bunu diyen editör benim için baltalı ilahtır. Dürüstlüğüyle parlar, erkekse erkek, kadınsa gerçekten kadın gibi kadındır :)
 Ama editörlerimizin bir çoğunda pedagojik formasyon inceliği vardır. Bırakın garibanı kırmayın hevesini diye düşünüyor olabilirler.. Susunuuzz...
Bukowski bir dönem editörlük yapmış ve o da gelen bazı şiirleri geri çevirme tekniği olarak hiç yazara geri dönmemeyi seçtiğini söylüyor. Eğer geri dönerse gereksiz tartışmalara girildiğini öne sürüyor, bence haklılık payı var. Kndisine gelen yüzlerce geri çevirme mektuplarını da sakladığını ve asla beni niye basmıyorsunuz diye editöre yüklenmediğini söylüyor. Yani bu işin Batıdaki gidişatında da kısmen benzer şeyler yaşanıyor.
Düşünsenize bir sürü red yiyen Joyce , Ulysess'in iyi bir kitap olduğun bir editöre nasıl kanıtlayabilirdi ki? Ben bile filolojide tamamını doğru dürüst okuyamadım, ürktüm....


*******

Şimdi geliyorum benim reddedilişime, yazının asıl mevzusuna...Yani aldığım mailin ilk kısmı olağandı. Yayın kurulunun ince eleği için fazla kalın kalmıştı yazdıklarım. Cevaben dönülüyordu...
Eyvallah dostum editör sessiz kalmadın ben bir şahsiyetim, yer kaplayan bir varlığım dediğin için selamlıyorum seni...

Ama gerçek olay mail'in altına düşülen ufak bir notla başlıyor...

Onu da bir daha ki yazıda anlatacağım zira Feneryolu'ndan Davutpaşa'ya 1.15 saatlik yola editör götürmüyor beni, yatmam gerek...