17 Eylül 2013 Salı

REnçper


Evet o halde onu kanatsız bir Pegasus haline getirmek zorundayız.. İç uzaklıkları
kolaylaştırmak için oluşturulan yol tabelalarıdır yazı. 

Çok haklısınız artık yazmanın
şartları eğer okuyucuya kutsal anlar yaratmayı hedefliyorsa yazar adeta takla atmak
zorundadır. 
İlham tanrısının anlamsız güller yarattığı bir bahçenin rençperi olmak kolay mı? Olanaklar azaldıkça güzelliğin yolu anlamsızlıkta çatallanıyor.

Peki hiç yazmasak? 

4 Eylül 2013 Çarşamba

Mig


Bazen migrene yakalandığımda donuyorum.
İş yapmamak için iyi bahane!... Oradan buradan düşünceler benliğimden akıp gidiyor ve migren bir tünel gibi... Ağrılı bir tünel, her şeyi kendi dar alanından geçiriyor. Kalın bir duvar düşünün nabzı olan bir duvar ve dokunulduğunda titriyor ince ince, kıpır kıpır çakıyor elektrik ... Migren anlarında, diyelim ki yazmak için bir şeyler düşündüğümde bu kelimeleri kafamdan çıkararak kağıdın üzerine düşürecek bir şeyler olsa diyorum kendi kendime. Ama öyle bir şey yok... Hareket etmeden hiç bir şey yapmanın mümkünatı yok. Bu doğanın birinci kuralı. Belki uyku biraz istisna ama onun içinde gözleri kapamak gerekli. Hava 35 derece ve üstüne üstlük tozu dumana katarak gelen migren, o kara tren, durağıma uğramış bir kere.
Şerefsiz salıyor dumanını ve burada konaklıyoruz beyim diyor,4 bilemediniz 5 saat...

Yazmak demişken biraz reklam olacak ama adı S ile başlayan bir tablet markasının S-Pen diye bir aparatı var. Şimdi nereden çıktı bu diyeceksiniz ,ama işte böyle tembellik ve donukluk anlarında alıyorsunuz tableti kalemi yazıyorsunuz ekrana ve anında Word dosyası olarak el yazınızı aktarıyor. İnanın, bir maymun bile matbu dosya yaratabilir bununla. Eliniz klavyeye gitmeden kargacık burgacık yazınız hemen tanınıveriyor. Ben bu tableti almadım, ama yaklaşık 20 küsur yıldır klavye kullanan ve hızlı da yazabilen bir kişi olarak kalem kullandığımda bambaşka şeyler yazabildiğimi de biliyorum.
Teknoloji bu sorunu çözüvermiş. Helal! işte bu duygu beni baştan çıkarabilir.

Ama durun bir dakika, diyelim ki aldık bu tableti (İndirimli hali 840 lira) yazdık da istediğimiz gibi gerine gerine . Elimizde anında Word dosyası da var ....
Peki yazdığım kağıt nerede? Kağıdı geçtim, defterlere yazmakta acayip zevk verir bana... Kendi el yapımı defterlerim var benim J
İşte o yok. Yazı var , kendimce artistik yazım orada duruyor. Tabletin ekranında parlıyor. Ama yazıya hayat veren şey kağıdın varlığı....
Bir arkadaşım bu da sorun mu el yazının çıktısını alırsın dedi. Evet doğru el yazımı print edebilirim şüphesiz...
İyi çözüm! (Biraz hastalıklı bir durum, kabul.)

Ama durun olmaz! Zira mürekkep nerede? Ben yazdığımda genelde dolma kalem kullanıyorum. Bazen yazımın üzerine bu sıcakta terim damlıyor ve mürekkep dağılıyor güzelce J...
Oysa ne yazarsanız yazın isterseniz Tolstoy yazsın klavyenizde, en nihayetinde aldığınız basit bir lazer izi çıktıdır , kağıdı yakmıştır, ırzına geçmiştir...basit bir kağıt yığınıdır, ne bir kitaptır ne de güzelim bir daktilo sayfası...Printerlar adeta yazdıklarımızdan plastik çiçekler üretiyor. Bence olay budur!

İnanın bu hayatta migren haricinde her  şey sahte...
Her şey allanıp pullanmış, kandırıkçılık almış başını gitmiş. Adeta çeldiricilerle dolu bir sınavdan geçiyoruz. 
Şekspirin dediği gibi cehennemdeki zebanileri salmışlar hepsi dünyaya gelmiş ve teknoloji işine el atmış...

Şimdi benim bu migren treni istasyona gelmiş ve makinist  4-5 saat burdayım demişti ya...
Ben de gel yeğenim diyorum, gel hele iki laf edek...
Oy Oy kavlıyor ensemden başlayarak tepemi hakiki, birinci sınıf bir sızı.
Ama hakiki, orijinal...
Sol lobumdan askere uğurlama konvoyları geçiyor...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

MiNöR Edebiyat


Deleuze’ün Kafka’nın yazın içerisindeki pozisyonunu açıklamak için kullandığı bir terim Minör Edebiyat... Bazı temeller üzerinde  yükselen bir kavram. Peki bunlar neler?
İlk olarak Örneğin Varşova ve Prag çevresinde belli bir etnik yapıda gelişmesi gerekiyor. Kafka’nın ait olduğu Yahudi çevre böyle bir ortam...İkinci olarak Minör Edebiyat minör bir dilden oluşmuyor, daima büyük bir dilin parçası olmak zorunda . Deleuze buna kağıt üzerindeki dil diyor. Biraz açacak olursak Kafka’nın durumunda bu Almanca yazan bir Çek Yahudisi olarak karşımıza çıkıyor. Başka pozisyonlar için de bunu geliştirebiliriz; Rusça yazan Özbek yazar ya da İngilizce yazan Hintli yazar gibi...
Minör Edebiyatın bir özelliği de daima politik konuların ön planda olması. Majör edebiyatlarda yazarlar, aile , karşı cins, toplum içindeki birey üzerine yoğunlaşırken Minör Edebiyatlarda durum biraz daha farklı ,yine aile toplum birey üçgeninden ilerlese de mutlaka politikayla , siyasi durumun kırılganlığıyla buluşmak zorunda. Majör edebiyatlar anlatım olarak daha derine dalarken Minör edebiyat bir çeşit örümcek ağı içerisinde belli mesafelerde debelenip durmaktan kurtulamıyor.

Minör Edebiyatın göze çarpan bir özelliği de daima kollektif değerlerle hareket ediyor olması. Etnik ortam kolay kolay kırılamayacak bir çerçeve çizmekten vazgeçmez. Açıkçası herhangi bir cemaat  içerisinde farklılığını ustalık derecesinde konuşturacak bir yazarın çıkması oldukça güçtür...Zira, kollektif değerler adeta balmumu gibi yazarın bütün yeteneklerini ve ayrıksılığını örtüyor. Sonuç olarak yazarın söylediği ya ortak bir olumlama bulmalı ya da siyasi doğrulukla noktalanmalı... Oysa Kafka edebiyatın cemaat üstü bir etkileşim aracı olduğunu bildiği kadar büyük edebiyatların hatta büyük ustaların anlatımında bile bazı sorunlar olduğunun farkındaydı. Yazar-kahraman, anlatıcı-karakter, düşleyen- düşlenilen şeklinde karşımıza çıkan bütün geleneksel edebiyat oluşturma yöntemleri üzerine düşünmek zorunda kaldı. Kendi utangaçlığı ve çevresinin baskıları onu ketlese de ...Yine de Kafka’nın Minör Edebiyatın kollektif zihnini tamamen reddettiğini söyleyemeyiz. Genelleştirmeleri ve bir çok sembolik anlatımında birey bir çeşit Kafkaesk siyasetle buluşur.
Ama kanımca iyi bir edebiyat ister minör ortamda yaratılmış olsun isterse marjinal çizgiden çıkmış olsun evrensel öze dokunduğu ölçüde okuyucusunda kalıcı etki bırakıyor. Bazen yazarlar bunu başardıklarını bile farkında olmuyorlar. Edebiyatın kime ne sunacağı belli olmayan bir gizem olması onun en çekici yönü... Yoksa Kafka arkadaşı Max Brod’dan yazdıklarını yakmasını istemezdi.

19 Temmuz 2013 Cuma

Camus Bakışı...


Bir Camus bakışı olduğu kesin... Ona ait bir yüz ifadesi... Buna bohem bir çehre diyebiliriz. Biraz daha sinematik tiplemelere gönderme yaparsak Albert Camus’nun fotoğraflara yansıyan yüzü Humphrey Bogart’la Gerard Philipe karışımı bir şeydir. Bu savaş sonrası silüetlerin en etkileyicisidir. 1940’lardan başlamak üzere ölümüne dek Camus’yu ağzının kenarında veya parmaklarının ucunda Gauloise sigarası, çoğu zaman paltolu, ve eğer iç mekanlarda çekildiyse üzerinde oldukça şık takım elbiseler, hafif boşa alınmış kravatlarla görürüz. Saçlar daima geriye doğru taranmıştır.

Sigarayı oldukça yoğun içiyordu Camus, ve ölümü ondan olmadı...

Çok parlak ve öne çıkan görüntüler değildir bunlar ama yazdığı metnin dışında da da etkilere sahiptir. Sanki Sisifos Söylemi’nin yazarı bir çeşit modern Sisifos gibi görünmek istemektedir; yaptığı işi umarsız bir dünyaya  yaymakla meşgul, hepsi bu...

Fotoğrafçı Cartier-Bresson’un çektiği tüm Albert Camus fotoğraflarında hareketli bir duruştan vazgeçmez. Ofisinde ayakta durduğu pozlar vardır. Masasının başında kimi zaman düşünürken, balkonda şehre öylesine bakarken... Bir Albert Camus okuyucusu bu pozları gördüğünde çok da bir yazara ait olduğunu düşünmez. Sadece biraz sonra bir soru soracağını ve bu sorunun kesin bir yanıtının olmadığını hissettirmek ister gibi ölçülü bir dağınıklıkla serimlenir kameranın önünde.
Çok az şey değişecektir yazarak. Bu nedenle bir kütüphanenin, kağıtlarla dolu bir masanın önünden sıyrılmaya çalışır, pardösüsü üzerindedir, hemen dışarı çıkacakmış izlenimi uyandırır...
Şüphesiz
boşluğun önünde poz vermek için..

14 Temmuz 2013 Pazar

00:24


Belki de böyle önümde klavye ne gelirse aklıma döktürmem gerek , ama biliyorum bir çok zaman hep aynı şey oldu… Yazı biten bir şeye dönüşüyor. Beden ,yaşam ve diğer şeyler bir enkaz bir barikat gibi yazmaya giden yolun önünde birikiyorlar. Ve ben bırakıyorum öylece vakit akıp gidiyor. Boş bir sayfa …Her metnin sonunda aslında bomboş ve sonsuza dek uzanan  bir sayfa vardır. Bu çok garip... ilk kelime gerçekten öncesiz bir şey gibi ilk başlangıcını verir gibi geliyor bana ama ardından metin bitince o geniş ıssız plato uzanmaya devam ediyor. Hissettiğim şey budur... Son cümleyi yazdıktan sonra sayfa akmaya devam ediyor çünkü metin hep daha çok şey istiyor yazan kişiden.
Şimdi bunu aşmak için klavyeye bakmıyorum. Sayfa değil ilgimi çeken salt harflerin tekil dağınıklığına bakıyorum. Satırlara paragraflara bakmıyorum. Canım çekmiyor.... Karşılaştırma yapmak istemiyorum aklımdan geçenlerle cümlelerin ekran üzerinde güzel ve anlamlı oturup oturmadığını kontrol etmek beni içine çeken tedirgin eden bir dert değil. Bilgisayarın klavyesi çok rahat... Serin bir yatak gibi... Gerindikçe derin...metalik bir soğukluk yazarken avuç içinin temas ettiği noktayı soğutuyor. Öyle klavyelerle yazdım ki bir trampleni andırıyorlardı. Parmaklarınıza istemediğiniz bir itiş veriyorlar. Bazıları ise ıkışık tıkışık, monte edildikleri yataklarında en küçük basınçta çıtlayarak geriliyorlar...

Gözbebeklerim minimal kıpırdamalarla salt harflerin konumlarını kontrol ediyor ve parmak uçlarımı doğru yere yönlendiriyor. Usta bir piyanist de herhalde aynı motor hareket mekanizmasıyla enstrümanını konuşturur. Benden çok daha maharetli olması ayrı bir konu...Yazmak ile piyano çalmak arasındaki sıkı benzerliği ıskalamamak lazım. Müziğin kurduğu cümlelerin bizim abuk sabuklamalarımızdan çoğu zaman daha parlak anlamlar ilettiğini ve duygu açısından kelimeleri yaya bıraktığını farkındayım.

Birde yazmak spordur. Mesela gecenin bu saatinde bileğimdeki kireçlenmeye en azından yazma eylemi meydan okuyabilir.

Yaşasın ufak karıncaların ordusu,
eli sopalı, palalı dünyaya karşı...