19 Nisan 2016 Salı

Maurice Blanchot

Heidegger'le ilgili bir şey okurken sayfalar arasında Blanchot'nun dille ilgili bir yorumuna rastladım. O da Heidegger'e gönderme yaparken bu çıkarımda bulunmuş. 
Dil benliğimizin evidir türünden fikirleri bir yerlerden duymuşsunuzdur. Heidegger düşüncesinde zaten bu önemli bir yer tutuyor. ama burada Blanchot aynı mantığı yazı için uyguluyor. 

'Yazı, dil ancak kendi içine döndüğünde başlıyor, şekil ve şemalden uzaklaşıp sırf maksadıyla var olduğunda. '

Fransız düşünürlerde bu sorun nereydeyse 60 yıldır tartışılıyor. 

Ben hala tam olarak ne kasdedildiğini anlamış değilim... 

Çünkü çok katmanlı üzeri örtülmüş bir kültürün ürünüyüm. 
Bana kalırsa ben ideolojik lavlarla katılaşmış bir kültürün zavallısıyım.
Dil, tarih ve edebiyat çok çok zamandır dil, tarih ve edebiyat değildir.
Çünkü kasıtlı bir şekilde böyledir, gönüllü bir şekilde böyledir....

5 Ağustos 2015 Çarşamba

AURELIUS, CHEKHOV, BECKETT, CELİNE

Üç tane kitap aldım...
Birincisi benim hiç peşimi bırakmayan bir adama ait. Marcus Aurelius... Hem Türkçe hem İngilizce neredeyse yılda bir iki kez kendisine rastlıyorum ve nedense aynı baskılar bile olsa alıyorum.
Bu seferki kitap İngilizce bildiğimiz Meditations. Yada tam açılımıyla- A little Flesh, A little Breath, And a reason to rule all-That is myself.
Aurelius söz konusu olunca alıntı yapmamak olmaz işte bir tane;
‘All of us are creatures of a day; the rememberer and the remembered.’
Meali şu yönde olabilir; Hepimiz bir günün kuluyuz. Hatırlayan da hatırlanan da.
Diğer kitap Anton Çehov’a ait. The Story of a Nobody... Kısa bir novellaya benziyor. Anlatım ilgimi çekti. Ayaküstü okumayı planlıyorum. Bu da son zamanlarda fark kendimde fark ettiğim bir şey. Ayaktayken okuduğum şeyin zihnimde daha iyi yer ettiğini fark ettim. Henmingway ayakta yazarmış e ben de ayakta okuyabilirim pekala! Aslında Hemingway’in ayakta yazdıklarını belki de ayakta okumak lazım. En doğru formül bu olsa gerek.
Sonuncu kitap Samuel Beckett’in biyografisi, ismi Damned To Fame. Oldukça kalın bir kitap. James Knowlson kaleme almış ve gerçekten öyle battal ki bakar bakmaz saygı duydum. Tuğlamsı biyografileri görünce artık o kişi hakkında herhalde söylenmedik bir şey kalmamıştır diye düşünüyor kişi ister istemez. Oysa eğer biyografi yazarı birebir anlattığı kişiyle yakın bir ilişki kurmadıysa alttan alta giden o çok özel damara nereden ulaşabilecek ki. En nihayetinde her şey belgeler üzerinden kurgulanabilir...
Belgeler de yazılı her şeyi inanılmaz boyutlarda kalınlaştırabilir...
Daha bugün okudum Hillary Clinton ‘ın bir iki yıllık e-mail yazışmaları 2200 sayfa tutuyormuş ve çoğu şunun bununla ilgili belgelerin paylaşılması türünden...
Daha uzun tutulmasını istediğimiz kitaplar da var. Mesela Celin’in Gecenin Sonuna Yolculuk adlı baş yapıtı. 631 sayfa olmasına rağmen (Fransızca Baskısı-Folio Yayınevi) bir o kadarına daha seve seve , heceleye heceleye okurdum. Hem de ayakta okurdum. Aslında arada zokayı yutup kötü şeyleri okumaya da zaman ayıran bir okuyucu olarak bana ceza verilmeli ve Celin’i tek ayak üzerinde okumalıyım. Ayakta okunacak yazarlar sonsuza dek sayfa üretmeliler.



Nasılsa diğerlerinin nafile sayfaları sonsuz ciltlenip duruyor  matbaalarda...



17 Mayıs 2015 Pazar

Kam

Bütün gün oyuk bir baş ve boş yürekle dolaşıyorum, diyor Camus günlüğünde.
Bize ait bir yorgunluk aynı zamanda bu... Büyük şehirlere kıstırılmış kalabalıkların yorgunluğu.
Bugün denizi betimleyemeyecek kadar yorgunum, diye bitiriyor.
Evet okuyamayacak kadar, müzik dinleyemeyecek kadar, yazamayacak çizemeyecek kadar... En nihayetinde özel bir şekilde sevemeyecek kadar. Camus’bize ait bir gerçekten bahsediyor...

Ama onun için sadece bir gün bu... Oysa burada milyonların hayatı boyunca...

9 Mayıs 2015 Cumartesi

SöĞüt

Dün akşam başlayan yağmur sabah metrobüs durağında beklerken de beni sırılsıklam etmeye yetti.
Günlerdir Söğütlüçeşme’de sabahları soluduğumuz Kurbağalıdere’den gelen kanalizasyon kokusunu bastırmıştı yağmur...Kışın son çırpınışı gibi bu yağmur ve bir miktar serinleyen hava... Ardından bahar yavaş yavaş genişleyecek İstanbul’un ufkunda, ve belki de bir anda Yaz’ın kendisi...

*****
Gene kitap alımını yoğunlaştırdım. Anlamsızca yazmaktan uzaklaştığımı ve bu işin beyhudeliğini daha çok hissettim bu yaşta kitap hala mıknatıs gibi çekiyor.
Mesela şöyle örnek vermek gerekirse, ilk olarak aklımda Italo Calvino’nun bir kaç kitabı vardı ama  en fazla Öyküler başlığı altında bir derleme kitabı ilgimi çekiyordu. Biraz da indirimli bulunca hemen aldım. Kitabı evire çevire didikledim. Kısa öykülere dayanabiliyorum artık. Uzun ve 20-30 sayfalık adeta novella diyebileceğimiz çalışmalara sabrım ve konsantrasyonum yetmiyor.
Öykü makul bir uzunlukta olmalı bence yoksa romanın sahasına dalınıp da  oynanan kısa soluklu bir oyuna benziyor ve bana hitap etmiyor. Ama Calvino’da bu kıvamlı denebilecek bir şekilde. Bir zaman önce aldığım John Cheever öykü derlemesinde ise daha uzun çalışmalar var ama kısa öykü Amerikan edebiyatında çoğunlukla ikinci planda kalıyor. Amerikalı hikaye yazarları adeta birer roman taslağı yazacak derecede uzun çalışmalara girişebiliyorlar. Zira kelime başına ödeme alıyorlar...
Japon yazar Yukio Mişima’yı ise ilk defa okuyacağım.
Japon edebiyatında ilgi çekici isimler var. Günlerdir çantamda taşıdığım Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım isimli kitabı son zamanlarda okuduğum en kavrayıcı eser. Koşmakla yazmak arasındaki ilgiyi iyi yakalamış Murakami ve bu konudan bir kitaplık malzeme çıkar mı diye düşünürken bir bakıyorsunuz kitabı yarılamışsınız ve sıkıntıdan iz yok.
Konuşmanın garip bir sihri var ve bunu yazıda yakalamak yani konuşma ritminin yazıya karşı hak ettiği üstünlüğü verebilmek her yazarın harcı değil. Yılların okuyucusu olarak benim gördüğüm şu ki ,iyi olduğuna çoğunluğun inandığı yazarlarımız da bile çok ender rastlanılan bir yetenek bu. Kasmadan yazmanın erdemi... Yazıdan daha güçlü bir maske yok belki de... Kimi maskeler çok güzeldir. Arkadaki yüzü saklama babında...
Ama Murakami harakiri yapabiliyor yazarken.
Yukio Mişima’ya gelince...Kitabının ismi Yaz Ortasında Ölüm. Öyküler uzun ama kondisyonuma yeter. İnlemeden baş edebilirim. Henüz okumadım ama farklı bir ritim de ondan bekliyorum her ne kadar Japonya’nın Batı’dan gelen zokayı yuttuğu yılların başlangıcında yazmışta olsa en azında farklı bir aroma kalmış olabilir. Mişima’nın televizyon önünde harakiri yaptığını yazmışlar arka kapakta. Adam çatır çatır var oluşunu kitlesel bir gösteriyle sonlandırmış. Bizim gibi kısmen Doğu ilkelerinde iddialı sözle başlayan ifadeler Japonya gibi Uzak Doğu’da eyleme dökülüyor...Bir yazarın intiharı bedensel olduğu kadar entelektüel bir göçtür. Ben olaya böyle bakmayı daha uygun görüyorum. Üstün algı ve yaratının çorak bir ortamda sırf sıkıntıdan bile var oluşunu sonlandırma ihtimali var. Eğer depresyon tüneline girildiyse çok daha çabuklaşıp hatta mantıklı bir hal alıyor eylemin kendisi.
Konuşur gibi yazmak ne kadar kıskanılacak bir yetenek. Özellikle Osmanlı’nın son döneminde yetişip Cumhuriyetin ilk yıllarında kalem oynatan bir kaç yazar şaşırtıcı derecede başarılı bu konuda. Örneğin bunlardan birisi Ref’i Cevad Ulunay diye bir zat... İlk okuduğumda teybe kaydedip öyle mi yazmış diye çok merak etmiştim. Elinizdeki kitap yazı değil de sese bürünüyor. İşte edebiyat! Harfi ,satırı alt eden ses... Refik Halit Karay’da öyledir. Çoğu zaman karşı koltuğa oturup anlatıp durur benim için.
Bir de hiç şüphesiz Halikarnas Balıkçısı... Onun Türkçedeki ustalığı da yine bu kassız, gevşek tarzdan geliyor. O yüzden o kadar bol yazabilmiş ki bu yazarlar kıskanmamak elde değil. Sırf konuşma dilinden yazı diline geçişteki mekanizmayı iyi çözmüş olmalarından dolayı kalem oynatmak çocuk oyuncağına dönüşmüş onlar için...Yazmak için bir disipline bile gerek duyduklarını sanmıyorum. Sadece muhabbetin havaya saldığı kelimeleri teknik bir şekilde kalemden kağıda aktarmaları yetmiş...
****

İşte metrobüs kuyruğunda, gri bir gökyüzünün sağanağı altında bütün bunları düşünürken (?!!) Sürekli Zincirlikuyu geldi. Bizde küfrettik topluca. Kadınlı erkekli...
Aslında tek derdim bir koltuk kapmaktı. Öyle kitap falan da okumayacaktım bu sabah. Vurup kafayı uyuyacaktım.
Ağzım açık , kafam camda...







29 Mart 2015 Pazar

Pasolini, Antonioni,nostalji ve kuyular üzerine

Daha önce bir yerlerde 70 sonrası çekilen çok az filme ilgi duyduğumu yazmıştım. Bunun nedenini aslında tam olarak bilmiyorum. 
Bazen film seyrederken konudan ve karakterlerden kopup tamamen mekana kendimi kaptırdığım oluyor. Kimin ne yaptığı umurumda olmuyor sadece nerede gezindiklerinin hangi günlük eşyalarla giysileri ve kağıtlarla yolculuk ettikleriyle ilgileniyorum. Saçma bir durum, kabul etmek lazım, mesela biriyle bu filmleri seyrettiğimde insanlar filmin olay örgüsünden bahsederken ben sanki filmi hiç seyretmemiş gibiyim.
Bu ilgi şu anki modern dünyanın kiçliğinden sıyrılmak uğruna zamanla geliştirdiğim bir sapkınlık... Tam olarak anlamlandıramadığım görsel bir nostalji hissinin doyurulması benimkisi. Bu yüzden gerçekte ilgi duyduğum tek şey 60’ların hadi diyelim 70’lierin ilk yarısındaki kentler. Bu yılların şehirsel coğrafyası içinde bir sarkacın ucundaymışçasına salınan insan portreleri… Konu zırnık umurumda olmuyor. Peki neden böyle bir tıkanmışlık yaşıyorum? Benim hissettiklerime yakın şeyler hisseden insanlar da var biliyorum. Durumumum bir özelliği yok… Sarnıç öykü Dergisinde çıkan,kuyularla ilgili bir öykümde bu konuyla ilgili bir iki satır ayırmıştım. O zaman vardığım sonuç benim için hala geçerli.Nostalji bir anlamda yoksunluğun getirdiği rüyadır. Kişi kendisini geçmişin rüyamsı kollarına atar çünkü artık orada yaşanan neyse bitmiştir ve sonu onu yaşayan tarafından bilinir.

Mamma Roma'dan organik bir sahne
400 Darbe’de öyle değil orada konu çarpıyor ama 60’ların ebeveyn paradoksuyla ilgili bir şey bu ve hepimizin hayatına dokunduğu için olay anlatımından kopamazsınız. Aynı şekilde Pasolini’nin Mamma Roma’sındaki ana oğul ilişkisine de kayıtsız kalamayacağınız gibi...

Diğer taraftan bu iki filmde yer alan Fransa’nın ve İtalya’nın 60’lardaki mekanları belgesel zevkine yaklaşacak denli güzeldir. Bu filmler insana evire çevire durdura oynata kentleri seyretme olanağı sunuyor.
Aynı damardan giden Red Desert’ta benzer bir dokuya sahip, Antonioni’ bir alan ve boşluk açıyor... Filmde gereğinden fazla  olayın dönmesine maksatlı olarak izin verilmemiş. Sanki binalar, arsalar, gemiler, fabrikalar öyle bağırıyorlar ki olayın  ve karakterlerin sesi
bu yoğunlukta duyulmuyor. 
Zaten yönetmenin istediği aksiyon ne olursa olsun mekana ait nesneler onu bastırırdı. Tamamen izleme zevkime uyuyor!


Bu dönemin yönetmenleri iyi birer yazar da aynı zamanda.
Pasolini ve Antonioni ellerine kalem aldıklarında kameranın başına geçmeseler de aynı ünü yakalayabilirlermiş bence. Şöyle bir kural var mıdır bilemem ama yönetmen her şeyden önce iyi bir yazar olmalı... Bunu dile getirdiğim de insanlar edebiyatçılık yaptığımı söylüyorlar. Bu da bizi sinema edebiyatın bir uzantısı mıdır yoksa sinema edebiyatı çoktan mideye göndermiş midir tartışmasına götürüyor.

Pasolini’nin İngilizceye Hustler olarak çevrilmiş çok ünlü bir romanı var ancak henüz okumadım. Antonioni’nin ise bir kitabına şans eseri rastladım. Vardığım sonuç ; bu yönetmen aynı zamanda usta bir öykü yazarı. Şaşırmaya gerek yok...